Bu bölgelerde yaşayan Türk ve Müslüman topluluklar, yıllarca baskı ve asimilasyon politikalarına maruz kaldı. Rus ve Bulgar yönetimleri tarafından ibadet özgürlüğü kısıtlandı, isimler değiştirildi ve kimlikler silinmeye çalışıldı. Ancak tüm bu baskılara rağmen bu topluluklar inançlarını ve kültürel kimliklerini korumayı başardı.
Yüreklerinde Müslümanlık ve Türklük bilinci hiç silinmedi. Gizli de olsa Türkçe konuşmaya devam ettiler. Dedeler namazlarını gizlice kıldı, inançlarını yaşatmaya çalıştı. "Muhammed", "Ali", "Ehlibeyt", "Sahabe" ve "Kur'an" sevgisi nesilden nesile aktarıldı. Tarih bilinci de unutulmadı; Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Kürşad ve Mete Han gibi büyük isimler her zaman hatırlandı.
Bugün dünyanın farklı ülkelerine göç eden birçok toplum, birkaç nesil sonra ana dilini unutabiliyor. Almanya, Fransa veya Hollanda'ya giden bazı ailelerin torunları artık kendi aralarında farklı diller konuşuyor. Oysa Rumeli ve Kafkasya'da yaşayan Türk toplulukları, yüzyıllar süren baskılara rağmen kimliklerini kaybetmedi.
Tarihin bir döneminde Rumeli'ye ve Kafkasya'ya İslam'ı ve Türk kültürünü taşıyan bu insanlar, zamanla yeniden Anadolu'ya dönmek zorunda kaldı. Ancak döndüklerinde çoğu zaman "göçmen" olarak anıldılar ve farklı görülmeye başladılar.
Oysa bu insanlar, aslında ata yurtlarından koparılıp yeniden ana vatana dönmüş topluluklardı. Anadolu'ya gelen Rumeli, Kafkasya, Kırım, Doğu Türkistan, Irak ve İran kökenli Türkler, aynı köklerden gelen büyük bir milletin parçalarıydı.
Unutulmamalıdır ki Anadolu'ya yerleşen Türklerin büyük bölümü de tarih boyunca Orta Asya bozkırlarından göç ederek bu topraklara gelmişti. Bu nedenle Rumeli'den, Kafkasya'dan veya başka coğrafyalardan gelen Türkler, aslında Anadolu'nun "öksüz bırakılmış çocukları" olarak görülmelidir.